GDO’nun Riskleri Nelerdir? Felsefenin Aynasında Genetik Müdahale
GDO’nun Riskleri Nelerdir? Bir Tohumdan Daha Fazlası Üzerine
Bir tohumun içine baktığımızda yalnızca bir bitki mi görürüz, yoksa geleceğe ilişkin bir karar mı? Bir gün soframızdaki domatesin genlerine insan eliyle müdahale edildiğini öğrendiğimizde bizi asıl rahatsız eden şey sağlık riskinin kendisi midir, yoksa doğaya ve “doğal olana” ilişkin bildiğimizi sandığımız sınırların değişmesi mi?
Bu soru, GDO tartışmasının neden yalnızca biyoloji veya tarım biliminin konusu olmadığını gösterir. Etik, ne yapmamız gerektiğini; bilgi kuramı, neyi ve ne kadar bildiğimizi; ontoloji ise değiştirdiğimiz canlıların “ne” olduğunu sorgular.
GDO’lar, genetik materyali doğal eşleşme veya doğal rekombinasyonla gerçekleşmeyecek biçimde biyoteknolojik yöntemlerle değiştirilmiş organizmalardır. Riskleri ise tek ve evrensel bir kategori değildir; belirli organizmaya, özelliğe ve ekolojik koşullara göre değerlendirilmelidir.
1. Etik: Yararı Kim Belirler, Bedeli Kim Öder?
Etik açıdan GDO meselesi basitçe “iyi mi, kötü mü?” sorusuna indirgenemez. Daha zor soru şudur: Bir teknolojinin sağlayabileceği fayda ile doğurabileceği zarar arasında nasıl adil bir denge kuracağız?
John Stuart Mill’in zarar ilkesi açısından bakıldığında, bireyin özgürlüğü başkasına zarar verdiği noktada sınırlanabilir. GDO tartışmasına uyarlandığında ise mesele yalnızca tüketicinin seçimi değildir; çiftçiler, gelecek kuşaklar, ekosistemler ve hatta tarımsal çeşitlilik de ahlaki hesabın içine girer.
Immanuel Kant’ın özerklik anlayışı başka bir soru doğurur: Tüketici ne tükettiğini bilmiyorsa gerçekten özgürce seçim yapıyor mudur? Bu nedenle etiketleme tartışması yalnızca ticari bir düzenleme değil, etik bir özerklik meselesi olarak da görülebilir.
Öte yandan Hans Jonas’ın “sorumluluk ilkesi”, teknolojik gücümüz geleceğe ilişkin etkilerimizi büyüttükçe ahlaki sorumluluğumuzun da büyüdüğünü savunur. Genetik müdahalenin etkileri ekosistemlere ve gelecek kuşaklara uzanabiliyorsa, bugün verilen kararların yarının insanları adına verilmesi problemi ortaya çıkar.
Fayda mı, ihtiyat mı?
GDO teknolojileri kuraklığa dayanıklı ürünler, hastalıklara direnç veya besin değerinin artırılması gibi amaçlara hizmet edebilir. Fakat etik değerlendirme yalnızca “ne kadar fayda üretiyor?” sorusuyla sınırlı kalamaz. Kim fayda görüyor, kim risk taşıyor ve ekonomik güç kimde toplanıyor soruları da önemlidir.
Güncel literatürde GDO tartışmasının önemli bir bölümünün aslında ampirik veriden çok değer çatışmalarından kaynaklandığı vurgulanmaktadır.
2. Epistemoloji: Risk ile Bilmediğimiz Şey Arasındaki Boşluk
GDO konusunda en çetin felsefi sorunlardan biri şudur: Bir şeyin güvenli olduğunu bilmek ile henüz zararlı olduğunu gösteren kanıt bulunmaması aynı şey midir?
Bilimsel değerlendirmeler bugün piyasadaki GDO’lu gıdalar için genellikle ürün bazında yürütülür. Alerjenite, toksisite, besin bileşimi, gen aktarımı ve çevresel etkiler gibi unsurlar incelenir. Mevcut değerlendirmelerde piyasadaki onaylı GDO’lu gıdaların insan sağlığı açısından özel bir zarar taşıdığına ilişkin doğrulanmış kanıt bulunmamaktadır.
Fakat bilimsel bilgi hiçbir zaman mutlak bir kehanet değildir. National Academies de akut etkilerin uzun dönemli kronik etkilerden daha kolay değerlendirilebildiğini ve gıdaların sağlık etkileri konusunda bilginin her zaman sınırlılık taşıdığını belirtir.
Burada epistemolojinin klasik problemi belirir: Bilgi eksikliği risk midir? Yoksa yalnızca daha fazla araştırma yapılması gereken bir belirsizlik midir?
Bilim felsefecisi Justin Biddle’ın “epistemik risk” tartışması bu noktada önemlidir. GDO tartışmasını yalnızca “bilim insanları doğru söylüyor mu?” ikilemine sıkıştırmak yerine, hangi belirsizliklerin kabul edilebilir sayıldığı ve hangi değerlerin araştırma sorularını biçimlendirdiği sorusunu gündeme getirir.
Risk, belirsizlik ve cehalet
GDO tartışmalarında üç kavramı ayırmak gerekir:
- Risk: Olasılıkları hakkında belirli ölçüde bilgi sahibi olduğumuz olası zarar.
- Belirsizlik: Olasılıkları veya sonuçları yeterince kesin biçimde belirleyememe.
- Cehalet: Henüz hangi sonuçların ortaya çıkabileceğini dahi tam olarak bilmeme.
Ekolojik sistemler söz konusu olduğunda bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü evrimsel süreçler doğrusal değildir ve uzun vadeli sonuçları tamamen matematiksel modellerle öngörmek mümkün olmayabilir.
3. Ontoloji: “Doğal” Olanın Sınırı Nerede?
Ontoloji, en genel anlamıyla varlığın ve var olanların ne olduğunu sorgular. GDO meselesinde bu soru beklenmedik biçimde somutlaşır: İnsan tarafından genetiği değiştirilmiş bir canlı, “doğal” bir canlıdan ontolojik olarak farklı mıdır?
Aristotelesçi açıdan canlıyı yalnızca maddesel parçalarının toplamı olarak görmemek gerekir; bir varlığın işlevi ve gelişim biçimi de önemlidir. Modern genetik mühendisliği ise canlıyı giderek daha fazla müdahale edilebilir bir biyolojik sistem olarak düşünmemize izin verir.
Martin Heidegger’in teknoloji eleştirisi burada çağdaş bir yankı bulur. Teknoloji yalnızca nesneleri kullanmamızı sağlamaz; dünyayı nasıl gördüğümüzü de dönüştürebilir. Tohumu artık yalnızca “ekilecek bir canlı” değil, tasarlanabilir bir biyolojik platform olarak görmeye başladığımızda doğayla ilişkimiz de değişir.
Bu nedenle ontolojik soru şudur: Genetik mühendisliği doğayı mı değiştiriyor, yoksa “doğa” dediğimiz kavramın kendisini mi dönüştürüyor?
4. Çevre, Güç ve Gelecek
GDO riskleri yalnızca insan sağlığıyla sınırlı değildir. Genlerin yabani akrabalara geçmesi, hedef olmayan canlıların etkilenmesi, biyolojik çeşitlilikte azalma ve bazı tarımsal sistemlerde kimyasal kullanımının değişmesi çevresel tartışmaların başlıca başlıklarıdır. Etkilerin yerel ekosisteme göre farklılaşması da “bütün GDO’lar aynı riski taşır” şeklindeki genellemeleri sorunlu kılar.
Burada Hans Jonas’ın sorumluluk düşüncesi yeniden karşımıza çıkar: Bugünün ekonomik veya teknolojik kazanımları, henüz doğmamış insanların yaşam seçeneklerini azaltıyorsa ne yapmalıyız?
Bu soruya verilen cevaplardan biri ihtiyat ilkesidir. Ancak felsefi literatür, ihtiyatın da sınırsız bir yasaklama ilkesi olmadığını tartışır. İhtiyatın hangi koşullarda devreye gireceği, kanıt yükünün kime ait olacağı ve “yeterince güvenli” eşiğinin nasıl belirleneceği hâlâ tartışmalıdır.
Sonuç: Genleri Değiştirirken Kendimizi de Değiştiriyor muyuz?
GDO’nun risklerini yalnızca laboratuvar sonuçlarıyla ölçmek eksik, yalnızca korkularla değerlendirmek ise yanıltıcıdır. Bilim bize olası etkileri araştırmanın araçlarını sunar; felsefe ise “hangi riski neden kabul ediyoruz?” sorusunu canlı tutar.
Belki de asıl mesele GDO’nun doğaya aykırı olup olmadığı değildir. İnsanlık zaten yüzyıllardır seçerek, melezleyerek ve dönüştürerek canlı dünyaya müdahale ediyor. Asıl soru, bugün sahip olduğumuz genetik gücün bizi nasıl bir sorumluluğa çağırdığıdır.
Bir tohumu değiştirdiğimizde yalnızca onun geleceğini mi değiştiriyoruz? Yoksa gelecek kuşakların hangi dünyada yaşayacağına dair sessiz bir karar da mı veriyoruz?
Ve daha zor soru belki şudur: Bilmediğimiz şeylerin bedelini başkaları ödeyecekse, bilgi sahibi olduğumuzu söylemek ahlaken yeterli olabilir mi?
Dördüncü düzeyi üçüncü bölüme bağlaAristoteles ve Heidegger’i karşılaştır
Dördüncü düzeyi üçüncü bölüme bağla
Aristoteles ve Heidegger’i karşılaştır
İhtiyat ilkesini taraflarıyla aç